24 Temmuz 2017 Pazartesi

Suç ve Ceza / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski





Anlıyor musunuz, anlıyor musunuz sayın bayım, bir insanın artık gidebileceği hiçbir yerinin kalmaması ne demektir, anlıyor musunuz? Çünkü her insanın gidebileceği hiç değilse bir yerin olması gerekmez mi?

...

Nereye gideceğini bilmiyordu, düşünmemişti bile bunu; bildiği bir tek şey vardı: Bütün bunlara hemen bugün, şu anda bir son vermesi gerekti, yoksa eve dönmeyecekti; çünkü artık böyle yaşamak istemiyordu. Ama nasıl son verecekti? Hiçbir düşüncesi yoktu bu konuda. Asla düşünmek de istemiyordu. Düşünce denen şeyi kovmuştu kafasından; acı veriyordu düşünceleri ona. Bildiği, hissettiği bir tek şey vardı: şöyle ya da böyle, her şey değişmeliydi; umutsuzlukla, tuhaf bir inançla ve kararlılıkla, -değişsin de nasıl değişirse değişsin-, diye tekrarlayıp duruyordu.  

...

Raskolnikov yeniden yürümeye başladı. “Acaba nerede okumuştum” diye düşünüyordu bir yandan da, “İdam mahkumunun biri ölümünden bir saat önce, yüksek bir dağın tepesinde, ancak iki ayağının sığabileceği kadar daracık bir yerde yaşaması gerekse, çevresindeyse uçurumlar, okyanuslar, sonsuz karanlıklar, fırtınalar ve sonsuz bir yalnızlık olsa, yine de o bir avuç yerde ömrü boyunca, binlerce yıl, sonsuza dek yaşamanın, o anda ölmeye yeğleyeceğini söylemiş. Yeter ki yaşasın! Yalnızca yaşasın! Aman Tanrım, bu nasıl gerçek böyle! Bu nasıl gerçek! İnsan ne alçak yaratıkmış!” Raskolnikov bir dakika kadar durup düşündü, sonra “Bunu için insana alçak diyen de alçaktır!” diye ekledi.

...

Bana bir yalan söyle, ama bu yalan senin olsun, senin uydurduğun bir şey olsun, alnından öpeyim! Kendine ait bir yalan, başkalarına ait gerçekleri tekrarlamaktan belki de daha iyidir. Birincisinde sen bir insansın, ikincisinde ise bir papağan!

...

Raskolnikov ne zamandır yabancısı olduğu bir duygunun bir sel gibi içine boşaldığını ve kendisini hafiflettiğini hissetti. Bu duyguya karşı koymadı; gözlerinden yuvarlanan iki damla yaş kirpiklerine asılıp kalmıştı.

...

Raskolnikov birden coşarak: -Biliyor musun, Sonya,- dedi, -eğer aç olduğum için çalsaydım bu paraları…- sözcüklerin üzerine basarak devam etti. –Şu anda mutlu olurdum! Bunu bilmiş ol!-

...

Oysa ne söyleyebilirim sana? Hiçbir şey anlamayacak, yalnızca acı çekeceksin… Benim yüzümden!.. Bak işte ağlıyor ve beni kucaklıyorsun… Niçin kucaklıyorsun beni Sonya? Bu acıyı tek başıma çekemediğim ve “sen de acı çek ki, ben biraz hafifleyeyim” dediğim için mi? Böyle bir alçağı sevebilir sen?

...

Bir İngiliz atasözü, “yüz tavşandan bir at oluşturulamayacağı gibi, yüz kuşkudan da hiçbir zaman bir delil oluşturulamaz” diyor.

...

Kimi insanlar üzerinde yansız bir yargıda bulunabilmek için, her şeyden önce önyargılarımızdan ve bizi çevreleyen insanlara ve nesnelere karşı edindiğimiz gündelik alışkanlıklarımızdan kurtulmamız gerek.

...

Raskolnikov dergiyi aldı, makalesine şöyle bir göz attı. Şu andaki durumuyla ne kadar çelişirse çelişsin, bir yazısını ilk kez basılmış gören her yazarın duyduğu o tuhaf, buruk tatlılığı duydu içinde; kuşkusuz, yirmi üç yaşın etkisi de vardı bunda.

...

Sekiz yıl sonra ancak otuz iki yaşında olacağı, demek ki önünde koskoca bir hayat bulunduğu önemli miydi? Hem ne diye yaşayacaktı? Erişmek istediği şey ne olacak, neye doğru koşacaktı? Yalnızca var olmuş olmak için yaşamak! Ama o eskiden de bir düşünce, bir umut, hatta bir hayal uğruna bütün varlığını binlerce kez feda etmeye hazır bir insan değil miydi? Yalnızca var olmak ona her zaman az gelmiş, o hep daha fazlasını istemişti. Kendisini başkaları için söz konusu olmayacak bir takım haklara sahip bir insan gibi görmesinin nedeni de, belki yalnızca isteklerindeki bu güçlülüktü.


19 Temmuz 2017 Çarşamba

Geçer

Izdırabın sonu yok sanma, bu alem de geçer,
Ömr-i fani gibidir, gün de geçer, dem de geçer,

Gam karar eyliyemez hande-i hurrem de geçer,
Devr-i şadi de geçer, gussa-i matem de geçer,
Gece gündüz yok olur, an-ı dem adem de geçer,
Bu tecelli-i hayat aşk ile büktü belimi,
Çağlıyan göz yaşı mı, yoksa ki hicran seli mi? 

İnleyen saz-ı kazanın acaba bam teli mi?
Çevrilir dest-i kaderle bu şu'unun fili mi,
Ney susar, mey dökülür, gulgule-i Cem de geçer,
İbret aldın, okudunsa şu yaman dünyadan,
Nefsini kurtara gör masyad-ı mafihadan.
Niyyet-i hilkatı bul aşk-ı cihan aradan,
Önü yoktan, sonu boktan, bu kuru da'vadan
Utanır gayret-i gufranla cehennem de geçer.
Ne şeriat, ne tarikat, ne hakikat, ne türe,
Süremez hükmünü bunlar yaşadıkça bu küre
Cahilin korku kokan defterini Tanrı düre!
Ma'rifet mahkemesinde verilen hükme göre,
Cennet iflas eder, efsane-i Adem de geçer.
Serseri Neyzen'in aşkınla kulak ver sözüne,
Girmemiştir bu avalim, bu bedyi' gözüne.
Cehlinin kudreti baktırmadı kendi özüne.
Pir olur sakiy-i gül çehre bakılmaz yüzüne,
Hak olur pir-i mugan, sohbet-i hemdem de geçer.
Neyzen Tevfik

5 Temmuz 2017 Çarşamba

Teşekkür

Evet hep açık gidip gelen ağzın içindi;
Gökyüzünün o huysuz maviliği içindi;
Elma kokan bir Türkçeyle konuştuğun içindi;
Ölümün sefil, kötü belleği içindi;
Her gün Pazar kurulan o sokaklar içindi;
Saçında uykusu kaçmış çiçekler ıslattığın içindi;
Çocuklar okuldan dönüyormuş gibi sesin içindi;

İşte bütün ama bütün bunlar için sana teşekkür derim.
İlhan Berk

14 Haziran 2017 Çarşamba

İnfilak

Ben gidince hüzünler bırakırım 
Bu senin yaşadığındır 
Bir ev sıkılır kadınlardaki 
Bir adam sıkılır kadınlardaki 
Seni sevmek bu kadar mı 
O benim yaşadığımdır. 

Bazan da bir yerde kuşlar vardır 
Ne uçmak, ne görünmek için 
Bir karanfil pencereyi deler 
Bir kapı kendiliğinden kapanır 
İstesek sevişirdik, ama olmadı 
Biz değil yaşayan acılardır. 

Gitsem de her yerde biraz vardır 
Hatırda zamansız bir plak 
Bir otel kapısı, biraz istasyon 
Vardır o seninle birlikte olmak 
Buluşur çok uzaktan ellerimiz 
Ve nasıl göz gözeyiz ansızın bir infilak.


Edip Cansever

18 Mayıs 2017 Perşembe

İçinden doğru sevdim seni  
Bakışlarından doğru sevdim de  
Ağzındaki ıslaklığın buğusundan  
Sesini yapan sözcüklerden sevdim bir de  
Beni sevdiğin gibi sevdim seni  
Kar bırakılmış karanlığından.  
Yerleştir bu sevdayı her yerine  
Yüzünde ter olan su damlacıklarının  
Kaynağına yerleştir  
Her zaman saklamadığın, acısızlığın son durağına  
Gül taşıyan cocuğuna yerleştir  
Ve omuzlarına daracık omuzlarına  
Üşümüş gibisin de sanki azıcık öne taşırdığın  
Tam oraya işte, uçsuz bucaksız bir düzlükten  
Bir papatya tarlasıyla ayrılmış göğüslerine yerleştir  
Ve esmerliğine bir de, eski bir yangının izlerinin renginde  
Saçlarının yana düşüşüne, onları bölen ikiliğe  
Alnından başlayan ve ayak bileklerinde duran  
Yani senin olmayan, seni bir boşluk gibi saran hüzne 
Yerleştir onu bir kentin parça parça aklında tuttuğun  
Kar taneleri gibi uçuşan  
Ve her gün biraz daha hafifleyen semtlerine  
Yerleştir bu sevdayı her yerine.  
Ekledim ben tattığım her şeyi denizlere  
Bildiğim ne varsa onlar da hep denizlerden   
Sen de bir deniz gibi yerleştir onu istersen  
Sevdayı  
Ve köpüklendir  
Ve yaşlandır ki işte kederi anlamasın  
Ama dur, her deniz yaşlıdır zaten  
Öğrenmez ama öğretir mutluluğu  
Bizim sevdamız da öyledir, iyi şiirler gibi  
Biraz da herkes içindir. 
Ve gelinciğin ikinci tadına benzemeli  
Var eden kendini birincisinden  
Yani bir sevdayı sevgiye dönüştüren.  
Ben şimdi bir yabancı gibi gülümseyen  
Tanımadığın bir ülke gibi  
İçinde yaşamadığın bir zaman gibi  
Tam kendisi gibi mutluluğun   
Beni bekliyorsun  
Ve onu bekliyorsun beni beklerken.  
 
Edip Cansever

19 Nisan 2017 Çarşamba

Söylence

akdeniz gülüşlü bir çocuk olsaydın
ağzının kıyısında gülüşler biriktiren
yüzünde bin bir haylazlıkla sevseydin beni
yüreğinden beyaz kuşlar uçardı yüreğime
dokundukça portakal çiçekleri dökerdi
sevilmekten ürpertili dingin gövden
ah çocuk ah kadın ah sevgili
sözlerin aşkı anımsatsa da
gülüşünde onulmaz acılar gizli.
Haydar Ergülen

13 Nisan 2017 Perşembe



Seyahat
Söğüt ağacı güzeldir.
Fakat trenimiz 
Son istasyona vardığı zaman 
Ben dere olmayı 
Söğüt olmaya 
Tercih ederim

Orhan Veli Kanık

7 Nisan 2017 Cuma

Mendilimde Kan Sesleri

Her yere yetişilir  
Hiçbir şeye geç kalınmaz ama  
Çocuğum beni bağışla  
Ahmet Abi sen de bağışla  
Boynu bükük duruyorsam eğer  
İçimden öyle geldiği için değil  
Ama hiç değil  
Ah güzel Ahmet abim benim  
İnsan yaşadığı yere benzer  
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer  
Suyunda yüzen balığa  
Toprağını iten çiçeğe  
Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine  
Konyanın beyaz  
Antebin kırmızı düzlüğüne benzer  
Göğüne benzer ki gözyaşları mavidir  
Denize benzer ki dalgalıdır bakışları  
Evlerine, sokaklarına, köşebaşlarına  
Öylesine benzer ki  
Ve avlularına  
(Bir kuyu halkasıyla sıkıştırılmıştır kalbi)  
Ve sözlerine   
(Yani bir cep aynası alım-satımına belki)  
Ve bir gün birinin adres sormasına benzer  
Sorarken sorarken üzünçlü bir görüntüsüne  
Camcının cam kesmesine, dülgerin rende tutmasına  
Öyle bir cıgara yakımına, birinin gazoz açmasına  
Minibüslerine, gecekondularına  
Hasretine, yalanına benzer
Anısı işsizliktir
Acısı bilincidir
Bıçağı gözyaşlarıdır kurumakta olan
Gülemiyorsun ya, gülmek
Bir halk gülüyorsa gülmektir
Ne kadar benziyoruz Türkiye'ye Ahmet Abi.
Bir güzel kadeh tutuşun vardı eskiden
Dirseğin iskemleye dayalı
-- Bir vakitler gökyüzüne dayalı, derdim ben --
Cıgara paketinde yazılar resimler
Resimler: cezaevleri
Resimler: özlem
Resimler: eskidenberi
Ve bir kaşın yukarı kalkık
Sevmen acele
Dostluğun çabuk
Bakıyorum da simdi
O kadeh bir küfür gibi duruyor elinde.
Ve zaman dediğimiz nedir ki Ahmet Abi
Biz eskiden seninle
İstasyonları dolaşırdık bir bir
O zamanlar Malatya kokardı istasyonlar
Nazilli kokardı
Ve yağmurdan ıslandıkça Edirne postası
Kıl gibi ince İstanbul yağmurunun altında
Esmer bir kadın sevmiş gibi olurdun sen
Kadının ütülü patiskalardan bir teni
Upuzun boynu
Kirpikleri
Ve sana Ahmet Abi
uzaktan uzaktan domates peynir keserdi sanki
Sofranı kurardı
Elini bir suya koyar gibi kalbinden akana koyardı
Cezaevlerine düşsen cıgaranı getirirdi
Çocuklar doğururdu
Ve o çocukların dünyayı düzeltecek ellerini işlerdi bir dantel gibi
O çocuklar büyüyecek
O çocuklar büyüyecek
O çocuklar...
Bilmezlikten gelme Ahmet Abi
Umudu dürt
Umutsuzluğu yatıştır
Diyeceğim şu ki
Yok olan bir şeylere benzerdi o zaman trenler
Oysa o kadar kullanışlı ki şimdi
Hayalsiz yaşıyoruz nerdeyse
Çocuklar, kadınlar, erkekler
Trenler tıklım tıklım
Trenler cepheye giden trenler gibi
İşçiler
Almanya yolcusu işçiler
Kadınlar
Kimi yolcu, kimi gurbet bekçisi
Ellerinde bavullar, fileler
Kolonyalar, su şişeleri, paketler
Onlar ki, hepsi
Bir tutsak ağaç gibi yanlış yerlere büyüyenler
Ah güzel Ahmet Abim benim
Gördün mü bak
Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar
Ve dağılmış pazar yerlerine memleket
Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile
Gelse de
Öyle sürekli değil
Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün
O kadar çabuk
O kadar kısa
İşte o kadar.

Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar
Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar
Mendilimde kan sesleri.

Edip Cansever'in sonsuz anısına...


                 

1 Nisan 2017 Cumartesi

doğaldı en az
birden bir çıktığı zaman sıfır kalması kadar
divane misali o duyguyu aramak 
soluğumuzun değdiği her yerde
hissediyor musun?

oysa atladığımız bir şey vardı
aynı şey değildi dokuzdan bir çıkmasıyla
birden bir çıkması
birin birden başka bir şeyi yoktu zira
biri birden alırsan biri arardı
her şey olması gerektiği gibi
anlıyor musun?

pavlov'un köpeğinden halliceyiz
ne zaman yürüsek kadıköy sokaklarında 
buluştuğumuz yerlere gidiyor ayaklarımız
bizim için çalıyor bu sefer çanlar
duyuyor musun?

birbirimizin bedeninde var olmuş iki yokluktuk
iki yokluk olarak yürüyoruz sonuna doğru bu ızdırabın
insanlar ölürmüş
ben ise bu saatten sonra ancak telef olabilirim
biliyor musun?

mart 2017 / beyoğlu

23 Mart 2017 Perşembe

Bu Gel Demektir

Gelme diyorsun
Bu gel demektir
Birazdan güneş doğacak
Dolu dizgin atlılar geçecek yüreğimden
Seni düşüneceğim
Gümüş mahmuzların parlaklığında
Yağmur nal izlerini örtmeden
Sana geleceğim
Bekle beni 


...

Dinsizdim İstanbul'da minareler üstüme yıkıldı,
yoksuldum Kudüs‘te kiliseler kabul etmedi beni.
Gelme diyorsun,
bu gel demektir.
Birazdan akşam olacak,
Rachmaninof‘la bir meyhanede içmeliyim bu gece
sonra sana gelmeliyim
Rachmaninof nereye giderse gitsin


...

Sen bu ayrılıklar için mi yaratıldın söyle
Bu zehir zemberek kederler için mi
Bak bütün orkestralar sustu
Bütün ışıkları söndü dünyanın
Korkma
Haydi uzat ellerini
Geçmiş yılları yeniden yaşayalım bir bir
Bak dinle
Bir seslenen var uzaklardan
Bak dinle
Kader kapıyı çalıyor
Gelme diyorsun
Gelme diyorsun
Bu gel demektir.  


Ümit Yaşar Oğuzcan 

1 Mart 2017 Çarşamba

Kimse Ölmedi

Bekle dedi gitti
Ben beklemedim
O da gelmedi.
Ölüm gibi bir şey oldu
Ama kimse ölmedi.

Özdemir Asaf

Genç adam beklemekten vazgeçti sonunda. Oysa ne yüce bekliyordu; canını 9 ay 15 gün rahminde taşımış da ayrı bir beden olmasını bekliyormuş gibi bekliyordu. Ne umutlu bekliyordu biliyor musun? Gelecek güzel günleri bekler gibi bekliyordu. Nereden geleceğini hep tahmin ederdi. Doğru yöne baktı. Ama gelmeyeceğini hiç tahmin etmemişti.

“Beklemek” dedi, “beklemek”. Güzel olan sadece beklemenin sonu değil, bu eylemin kendisi dahi muazzam bir şey diye düşündü. Ama bunu muazzam yapan beklenenin gelmesiydi, beklemenin muazzamlığı gelmeyeceği şüphesi kalbe düşene kadardı; bilmiyordu, gelmedi.  Tam bunu idrak edeceğini anladığı anda kendini uçurumdan aşağıya bıraktı. Kendini bıraktığı an istediği şey bedeninin boşluğa dalıp zihnini yanına almamaktı; başaramadı. Her şey hiçbir zaman olmayan berraklığıyla zihnindeydi.

İnsanların sağında yürüyemezdi mesela; oysa şimdi razıydı. Çay bardağını tutuşunu garipsediği aklına geldi; çay bardağında bırakılan dudak payı kadar uzak kalamazdı gözlerine; kaldı, tükendi.

                Düşerken ya kolundan tutmasını ya da aklından çıkmasını istiyordu; tutmadı, çıkmadı. Gitgide bedeninin daha da ağırlaştığını hissediyordu. Boşlukta sonsuz hızla ilerlerken rüzgar tüm bedenini sersemletti ama hala her şey pür-i pak zihnindeydi.

                Dibe ulaştığında artık hiçbir şeyin istediği gibi gitmeyeceğini aklından geçirdi, beklemenin muazzamlığı kaybolmuş acı veren bir şey haline gelmişti.
  
                Bir de Karaköy iskelesinde bekleyeyim, hem belki beklerken vapurların iskeleye yanaşmasından ümitlenir, bir de şiir yazarım diye düşündü. Ölüm gibi bir şey oldu ama kimse ölmedi.


24 Şubat 2017 Cuma

Eksiklik

Sensiz hiçbir başlangıç yapamadığımı fark ediyorum. Sensiz sanki kürekleri suya değmeyen bir kayığım denizin ortasında, istediğim hiçbir yere gidemiyorum, rotamı yalnızca rüzgarlar çiziyor. Sensiz kalemi ne zaman elime alsam, yeni bir şey üretmektense, sensizliği başka bir şekilde dile getiriyorum. Kısır bir döngünün içindeyim sanki. Elimde gelmeyeceğini gösteren onlarca şey olmasına rağmen, çok ufak bir şey kalıyor kalbimin en dibinde; atamıyorum onu. 

     Bu belki de gidişini algılama meselesi. Ben senden bahsederken “yok” demiyorum mesela, yokluk başka bir şey çünkü. Ben senden bahsederken daima “eksik” diyorum. Çünkü yok olanın, var olmadığı yerde bir yeri yoktur. Karşımda durmayan bir zürafanın bir yeri olmaması gibi mesela. Ama eksiklik farklı, eksik olanın daima onu bekleyen bir yeri vardır. İşte o yerini atamıyorum bir türlü içimden, eksik kalmaya devam ediyorsun…

Edip Cansever der ya bir şiirinde,
“Ben bu kış öyle üşüdüm ki sorma
Oysa güneş pek batmadı senin evinde
Söyle
Ben seni uzun bir yolda yürürken gördüm müydü hiç” diye. İşte öyle bir şey…

İnsanlar hayallerini gerçekleştirmek için yaşarmış; benim hayalim seninle birlikte yaşlanmaktı. Ben bu hayalimi hala gerçekleştirmek için çalışıyorum, seni içimden atamıyorum. Bu hayalin esiri oldum belki. Ama her şeye rağmen ben hayalimi gerçekleştiriyorum. Açıkçası sen bende eksikken biraz zorlanıyorum, çokça da acı çekiyorum.

Bu hayalimi gerçekleştirmeye daha ne kadar devam ederim, vazgeçer miyim inan bilmiyorum. Bu inancı kaybetme meselesi belki de, bazen kendimi inancımı kaybettiğime inandırmaya çalışsam da hemen ardından kendimi kandırmaya çalıştığımın farkına varıyorum.   

İşte bugün, bu hayalimi gerçekleştirme yolunda bir adım daha atıyorum, seninle yaş alıyorum, seninle yaşlanıyorum; doğum günüm kutlu olsun…


Bu da yazının şarkısı olsun o zaman.

29 Ocak 2017 Pazar

Bir Veda Havası



Vakit tamam seni terk ediyorum
Bütün alışkanlıklardan öteye
Yorumsuz bir hayatı seçiyorum
Doymadım inan kanmadım sevgiye. 


Korkulu geceleri sayar gibi
Birdenbire bir yıldız kayar gibi
Ellerim kurtulacak ellerinden
Bir kuru dal ağaçtan kopar gibi. 


Aşksa bitti gül ise hiç dermedik
Bul kendine kuytularda hadi dal
Seninle bir bütün olabilirdik.
Hoşçakal gözümün nuru, hoşçakal
Hoşçakal canımın içi, hoşçakal. 


Vakit tamam seni terk ediyorum
Bu incecik bir veda havasıdır
Parmak uçlarına değen sıcaklığı
İncinen bir hayatın yarasıdır. 


Kalacak tüm izlerin hayatımda
Gözümden bir damla yaş aktığında
Bir yer bulabilsem seni hatırlatmayan
Kan tarlası gelincik şafağında. 


Ölümse korktun savaşsa hep kaçtın
Vur kendini korkularda hadi al
Sen bir suydun sen bir ilaçtın
Hoşçakal canımın içi, hoşçakal
Hoşçakal iki gözüm, hoşçakal
Sen bir suydun sen bir ilaçtin
Hoşçakal gözümün nuru, hoşçakal
Hoşçakal iki gözüm, hoşça kal...  

Yusuf Hayaloğlu

25 Ocak 2017 Çarşamba

bir var olanlar var
bir de var olmayanlar 
soğuk bir kış gecesi var mesela
Kim bilir bunlardan daha kaç tane var
vuslata ermeğe

karşımda bir gaz maskesi
yanında arta kalanlar duruyor
hiçbir şey gitmemiş
her şey yerinde kalmış sanki

bir var olanlar var
bir de var olmayanlar
oysa önümde bir zürafa yok mesela
en az senin de olmadığın kadar
karşımda, arta kalanların yanında duruyor
gaz maskesi

dışarıda karlı bir hava var
sen ise yoksun
zürafa ile birlikte
neredesin?
biliyorum
sen şimdi sarılmanın anlamlı olduğu yerdesin.

aralık 2016 / şişli

13 Ocak 2017 Cuma

Yokuş Yol'a

güllerin bedeninden dikenlerini teker teker koparırsan
dikenleri kopardığın yerler teker teker kanar


dikenleri kopardığın yerleri bir bahar filân sanırsan
Kürdistan’da ve Muş-Tatvan yolunda bir yer kanar


Muş – Tatvan yolunda güllere ve devlete inanırsan
eşkıyalar kanar kötü donatımlı askerler kanar


sen bir yaz güzelisin, yaprakların ekşi, suda yıkanırsan
portakal incinir, tütün utanır, incirler kanar


bir yolda el ele gideriz, o yolda bir gün usanırsan
padişahlar ve Muşlar kanar, darülbedayiler kanar


Muş – Tatvan yolunda bir gün senin akşamın ne ki
orada her zaman otlar otlar ergenlikler kanar


el ele gittiğimiz bir yolda sen gitgide büyürsen
benim içimde çok beklemiş, çok eski bir yer kanar

Turgut Uyar