Günler gitgide kısalıyor,
yağmurlar başlamak üzre.
Kapım ardına kadar açık bekledi seni.
Niye böyle geç kaldın?
Soframda yeşil biber, tuz, ekmek.
Testimde sana sakladığım şarabı
içtim yarıya kadar bir başıma
seni bekleyerek.
Niye böyle geç kaldın?
Fakat işte ballı meyveler
dallarında olgun, diri duruyor.
Koparılmadan düşeceklerdi toprağa
biraz daha gecikseydin eğer...
Nâzım Hikmet
27 Haziran 2015 Cumartesi
11 Haziran 2015 Perşembe
Yaş değiştirme Törenine Yetişen Öyle Bir Şiir
Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç
Yağmurlar altında gördüm, kadeh tutarken gördüm de
Bir kıyıya bakarken, bakarkenki ağlayan yüzünle
Ve yarışırsa ancak Monet'nin
Kadınlarına yaraşan giysilerinle
Gördüm de
Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.
Öyle kısaydı ki adımların, diyelim bir yaz tatilinde
Bir otel kapısının önünde, tahta bir köprünün üstünde
Bir demet çiçekle paslanmış bir kedi arasında
Öyle kısaydı ki adımların
Şöyle bir bardak yıkayışının vaktiyle
Ölçülür ve denk düşerdi ancak
Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.
Yok bir yanıtın "nereye" diyenlere
Bir buz titreşimi gibi sallantılı ve şaşkın
Ve çabuk bir merhaban vardır bir yerden gelenlere
O bir yerler ki, diyelim çok uzak olsun
Sen gelmiş gibisindir oralardan, otobüslerden
Yollardan, deniz üstlerinden topladığın gülüşlerle
Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.
Seni görünce dünyayı dolaşıyor insan sanki
Hani Etiler'den Hisar'a insek bile
Bir küçük yaşındasın, boyanmış taranmışsın
Çok yaşında her zamanki çocuksun gene
Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.
Mart ayında patlıcan, ağustosta karnıbahar
Mutfağın mutfak olalı böyle
Bir adın vardı senin, Tomris Uyar'dı
Adını yenile bu yıl, ama bak Tomris Uyar olsun gene
Ben bu kış öyle üşüdüm ki sorma
Oysa güneş pek batmadı senin evinde
Söyle
Ben seni uzun bir yolda yürürken gördüm müydü hiç.
Edip Cansever
26 Nisan 2015 Pazar
11. Mektup
Korkuyorum. Ölmekten mi? Hayır yokluktan. Ölmek nihayet bir kaç dakikalık mesele. Yürümek, uyumak gibi basit bir şey. Ama yokluk; ölüm. Evet, ölmek ve ölüm ayrı şeyler bence. Biri sonun başlangıcı, biri de son ve yokluk. Ölmekte şiir var, duygu var, anlam var. Ölüm, sadece karanlık, boşluk, anlamsızlık.
Doğmak başlangıcı yaşantımızın ve çilemizin. Ölmek sonu. Ölümse; öldükten sonraki zaman. O dizgin vuramadığımız at, o asla sahip olamadığımız kadın.
Ölmek elimizde, ölüm Tanrının sırrı, bedeli var oluşumuzun.
Ölümsüz olmalıydı ölmek dünyada. İnsan dilediği anda ölmeli, dilediği anda yaşamalıydı.
Ölümün gelmesini bekleyenler, ölmeyi bilmeyenlerdir. Yaşamamız Tanrının bileceği bir şey, zamana hükmeden o, ölüme hükmeden de o. Yalnız ölmek bizim. Onunla yetinmek kalmış bize bu ölümlü dünyada.
Bu tek hakkımızı da suç saymış bizden önce gelenler. Suç demişler, günah demişler. Yaşatmışlar yaşamışız, öldürmüşler ölmüşüz. Nerde kaldı bizim üstünlüğümüz? İnsanlığımız, zekamız nerede kaldı?
Bitkiler, hayvanlar diledikleri zaman ölemiyorlarsa insan olmadıkları içindir. Ölmek asla şerefsizlik değil, hele korkaklık hiç değil. Yalnız yaşamaktan korkanlar, yılgınlar mı ölmek isterler sanıyorsun?
Cesaret başkalarına kötülük etme pahasına da olsa yaşamak mı? Cesaret, sürekli bir aldanmaya boyun eğmek mi? Durmadan aldatmak mı cesaret?
Kötü, korkunç bir dünya üzerinde yaşıyoruz. Bütün çabamız kendi kendimizi bitirmek ve son vermek insan nesline. Öyleyse bir adam eksilmiş olsa da bu şuursuz kalabalıktan ne çıkar?
Hatırlıyor musun? Bir şiirimde : “Bir yere kadar yaşamak güzel ama bir yerde ölüm güzel oluyor” demiştim.
İşte bu gün ölümün o güzel olduğu yerdeyim.
Ümit Yaşar Oğuzcan
25 Şubat 2015 Çarşamba
EBEDİ
Gerçi, kafamı vurdum duvarlara yeisle;
Gerçi, benden kaçtığın zaman yanlış bir hisle, 'Niçin anlaşılmadım? ' diye çok inledimdi. Şimdi kalbim rahattır, şimdi başım serindir... Kalbim ki senin en son sığınacak yerindir Ve tekrar geleceğin günü bekliyor şimdi... Çünkü insanlar yarın isteyince etini, Aradığın lekesiz kardeş muhabbetini, Yalnız benim serseri kalbimde bulacaksın... Maskesi çabuk düşer temiz olmayanların; Nihayet içyüzünü görerek insanların, Göğsüme küçük bir kuş gibi sokulacaksın... Ben ki her şeye dudak büken bir derbederim, Ne kimseye yar olur, ne bahtiyar ederim, Fakat sana her zaman hürmetle tapacağım... Taşlar bile sarsılır duyduklarımı yazsam Ah kardeşim!.. Ben seni hiçbir şey yapamazsam Ebedi yapacağım!.. Ebedi yapacağım!.. (1928)
Sabahattin Ali
|
19 Şubat 2015 Perşembe
Her Ölüm Erken Ölümdür
Yanına vardığımda yatakta öylece yatıyordu, bilinci açıktı.
Yorgunluğu her halinden anlaşılıyordu. Ama sanki bu yorgunluk, üzerine
düzinelerce küfür saydığım o melum hastalıktan değildi. Bebeğiyle ilgilenmekten
yorulan bir anne edası taşıyordu. Oysa hiç çocuğu yoktu. Böyle bir duyguyu hiç
yaşamamışken nasıl oluyordu da bu yorgunluk içinde bu denli haklı bir mutluluk
taşıyordu..?
O’na doğru ilerlerken içten içe utandığımı hatırlıyorum.
Dimdik, sapasağlam, hiçbir makinaya bağlı olmaksızın;
yatakta bitkin ve teferruatlı makinalara bağlı birine doğru yaklaşmak kötü
hissettirmişti bana. Ne yapacağımı bilemedim başlarda.
O’nu gördüğümde sevindiğimi anlatan bir tebessüm belirdi
suratımda. Oysa tam da karşısında dururken “onu gördüğümde sevinmek” dışında
onlarca şey daha hissediyordum. Onlarca his arasında tek olumlu olanı çıkarıp
hemen o hissin kılığına bürünüvermiştim işte. Bu durum da “hastaya moral verme”
ritüelinin tam karşılığıymış, sonradan anladım.
İstemsizce tebessüm ettiğim gibi yine istemsizce elini
tuttum. Elleri çok güzeldi Elleri her zaman çok güzeldi. Sanırım bu nedenle
hemen ellerine yöneldim. Fakat orada ellerinin güzelliğinin önüne geçen başka
bir şey vardı. Çok soğuktu. Ellerine ilk dokunduğunda hissettiğim ilk şey bu
soğukluktu. O kadar soğuktu ki
avuçlarının içinde ellerimin ne kadar sıcak olduğunu fark ettim.
Bundan da
utandım.
Konuşmaya başladık. Sonrası hayatın seyrinde olduğu, onun
iyi göründüğü ve çıkınca neler yapacağımızı konuşarak geçti. Aslında yaptığımız
şey kandırmaya çalışmaktan öte bir şey değildi. Bu da deminki tebessüm gibi
hastaya moral verme çabasıydı elbet ama bu kendiliğinden olan bir şey değildi.
Kandırmaya çalışıyorduk. Ama kandırmaya çalıştığımız esasta kimdi..?
Konuştuğumuz şeylere yavaş yavaş biz de inanıyorduk belki de.
Konuşurken özellikle arada sessizlik olmamasına dikkat
ediyorduk. Sessizlik olur da herkes birbirine bakarsa akıllara neyin geleceğini
belliydi çünkü. Derken artık çıkmamız gerektiğini söyleyen uyarı geldi.
Ayrılırken veda etmedik, edemezdik. Ölümü hatırlatacak
herhangi bir davranışta bulunmamız mümkün değildi. Bunun tek nedeni bu durumu
bilmemesi gerekliliği değildi; biz de inanmak istemiyorduk bu duruma.
Bunun onu
son görüşüm olduğu aklıma getirmek istemediğim bir seçenekti, getirmedim de.
Sonuçta son görüşmemizde ölüm herkesin bildiği ama kimsenin
ağzına almadığı bir gerçek olarak kaldı.
Arkamı döndüğümde yine utandığımı hissediyordum…
12 Ocak 2015 Pazartesi
23 Kasım 2013 Cumartesi
6 Kasım 2013 Çarşamba
İlk Öykü
Gözlerini açtığında yine aynı yerde olmanın verdiği hayal kırıklığı sarmıştı her tarafını. Oysa biliyordu gözünü her açtığında kendini bıraktığı yerde bulacağını. Ama –gariptir ki- çocukluğundan beri bir türlü vazgeçememişti bu huyundan.
Bir süre oturmaya devam etti. Daha sonra bardaktan bir yudum su aldı. Bunu neden yaptığına bir anlam veremedi. Her zamanki gibi bir şey yapmama hissine kapılmaktan kurtulmak istediği için olabileceğini düşündü. İnsan sürekli bir şey mi yapmalı mıydı..?
Dışarı çıkmak istediğini farketti ve ardından gardrobun önüne geçti, bir süre düşündü, sandalyenin üzerinde duranları giymeye karar verdi üşengeçliğinden. Hem böylece dolaptan yeni bir şey çıkarmamakla kalmayacak, aynı zamanda çıkardığı şeyi tekrar yerine koyma derdinden de kurtulacaktı. Tüm hafta böyle hesaplar yapıp aynı kıyafetlerle dolaşırdı.
Dışarı çıktığında tanıdıkla karşılaşmamak için üst yoldan gitmeye karar verdi. Üst yola giden merdivenleri çıkarken sağ tarafta kalan balkonu geniş daireye çarptı gözü. Sürekli çamaşır askısında asılı gömlekler görüyordu. Daha sonra ütüye ihtiyaç kalmasın diye askıya takılmışlardı. Muhtemelen öğrenci evi diye düşünüyordu buradan her geçişinde.
Metronun girişine vardı. Metroyu seviyordu. Karmaşık bir yapıya sahip olsa da o karmaşıklığa hakim olup içselleştirebilemek hoşuna gidiyordu. Trene doğru ilerlemeye başladı. Yürüyen merdivende sabit duruyordu. Merdivenin sol tarafında duran insanları gördü. Toplumsal kuralların bir çoğu saçma gelmesine rağmen “yürüyen merdivenin sol tarafında durulmaz” kuralını çok benimsemişti ve bu kurala aykırılığı hazmedemiyordu. Çünkü bu kuralın da metronun o karmaşıklığını içselleştirmeyle alakalı olduğunu düşünüyordu. Hiç niyeti olmamasına rağmen sol tarafa geçip yürümeye başladı. Böylece bu kuralı diğer insanların da öğrenmesini sağladığını düşündü. Çok büyük bir iş başarmış iştihasıyla yoluna devam etti. Daha sonra bu yaptığından dolayı kendinden iğrenmeye başladı.
Metrodan indiğinde bir yere ulaşmak için değil de temiz hava almak için çıkışa doğru yöneldiğini fark etti. Çıkışa doğru havanın hala güneşli olduğunu gördü. Garip bir şekilde sanki güneşe ilk kez çıkacakmış gibi heyecanlandı. Daha sonra bu heyecanın boşa olduğunu fark etti. Isıtmayan; ancak gözlerini rahatsız eden bir güneş vardı.
Amaçsızca yürümeye başladı. Bu amaçsızlığına amaç katması gerektiğini düşündü. Gerçekten de tüm hareketlerimiz belirli bir amaca yönelmeli miydi, insan sadece o anı düşünerek bir şeyler yapamaz mıydı..? Zaten bir şey amaçlamıyordu. Dalından kopmuş, rüzgarın tesiriyle savrulan bir yapraktan farksızdı. Ya da farksız olmak istiyordu; ama olamıyordu. Küçüklüğünden beri bunun hayaliyle yaşamasına rağmen hiçbir zaman benliğini o denli serbest bırakamamıştı.
Bir ara acıktığını farketti ve yemek yemeye karar verdi. Her zamanki yemek konusundaki kararsızlığını yaşamaktaydı. Her zaman yemek konusunda kafasında bir çok seçenek oluşturur ve o an için en uygun olmayanı her defasında itinayla seçerdi. Hatta belirli bir dönem karar verdikten sonra kararını değiştirerek bu durumu yenmeye çalıştı; ama olmadı. Küçük hilelerle bu durumun üstesinden gelemeyeceğini farketmişti artık.
Hep gittiği bir esnaf lokantasında karar kıldı en sonunda. Kapıdan içeri girdiğinde her zaman yemek servisi yapan adamla karşılaştı. Hayatında kişiliklerini çok merak ettiği insanlar vardı. Bu adam da onlardan biriydi. Sert görünüşünün altında aslında daha farklı bir insan olduğunu düşünüyordu. Zaten yemeklerle bu kadar içiçe olan bir insan ne kadar kötü olabilirdi ki..? Taze fasülye ve bulgur pilavı söyleyip adamın en yakınında duran masaya oturdu. Belki bir konuşma olur da adam hakkında farklı şeyler öğrenebilirim diye düşünüyordu. Ama olmadı. Bir insan nasıl oluyor da günde onlarca insanla muhattap oluyor da kimseyle bir kelime etmiyordu..? Söylediği yemekler geldi. Bir süre gelen gideni izledikten sonra kapıdan giren insanların ne ısmarlayacağını tahmin etmeye başlamıştı. İnsanların davranışlarından ne yemek isteyecekleri anlaşılabilir miydi? "İnsanların yemekle olan ilişkisi müzikle olan ilişkilerine benziyor, ruh haline göre yemek yiyor insan, tıpkı ruh haline göre müzik dinlediği gibi" diye düşündü kendi kendine. Ardından yemeğini bitirip kasaya doğru yöneldi. Hasabı ödeyip kalan bozukluklardan bir miktar da bahşiş bırakmıştı. Adam bahşiş bırakıldığı zaman bile istifini bozmuyordu.
Eve gidip gitmeme konusunda kararsız kaldı. Biraz daha dışarıda kalmak istiyordu. Ama zaten eve gitiği zaman tekrar dışarı çıkabilirdi; madem ki bu esvaplarla ayakkabılar onun ve madem ki sokaklar kimsenin değil...
Sokakların kimseye ait olmadığını hatırlamanın verdiği güvenle eve yürümeye karar verdi. Böylece daha fazla dışarıda kalabilecekti. Çocukluktan bu yana bu şekilde küçük hesapları yapıp "bir taşla iki kuş vurma" hastalığına sahipti. Bazen bu denli ufak şeylere bile bu denli mantıklı yaklaşmak kendisini rahatsız ediyordu.
Yürürken yürüdüğü yerin eski halini düşündü. "Hiç bina yoktur heralde, asfalt da yoktur elbet" diye düşündü. Daha sonra burayı planlayanın kesinlikle bir şair olması gerektiğini düşündü. Kırık taşlara bakıp ışıklı bir asfalt düşünmek şairlere mahsustu elbet...
Eve geldiğinde büyük bir iş başarmış iştihasıyla kapıyı kapattı. Kapının kapanma sesi sanki her şeyi birden silip atmıştı. Bu sesi de en en fazla sevdiğiğle beraber eve girdiğinde duyduğu vakit severdi. Sanki o'nunla beraber tüm dünyadan soyutlanıyordu. Üzerindekileri bir an önce çıkarma gereği hissetti. Üzerindeki her şey onun için muazzam bir ağırlık oluşturuyordu. Üzerindekileri çıkarır çıkarmaz yatağa uzandı.
Ne zaman yatağa yönelse yatağın yalnızca bir yanına uzanırdı. Öbür yanı başkasına aitmiş gibi hiç yanaşmazdı. Ama değildi. Bunu bildiği halde bu davranışı da bir türlü yıkamadığı tabularından olmuştu. Umduklarıyla sandıklarını ayıran çizginin flulaştığı aciz bir noktada olduğunu fark etti.
Ve tekrar kapattı gözlerini...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)